Fantastik bir STEM masalı: Robotların yükselişi

Etiketler

Bu yazı aslında 5 Ağustos tarihli “STEM Özelinde Fen ve Mühendislik Eğitimi” ile 6 Ocak tarihli “Hizmet içi Öğretmen Eğitimleri Üzerine” yazılarımın bir araya getirilmesi ile ortaya çıkan yargılardan oluşuyor. STEM Eğitimi temel alınarak hazırlanan programlara ve öğrenme aktivitelerine baktığımda genel anlamda gördüğüm problem çok fazla araç gereç odaklı olmaları. Örneğin lego, robotik, programlama yazılımları gibi ‘araç-gereçler’ merkeze alınarak, öğrenme aktiviteleri bunların etrafında kurgulanıyor. Bunun sonucunda obje odaklı öğrenme aktiviteleri tasarım, problem çözme, eleştirel düşünme ve sorgulama gibi STEM odaklı kazanımların aksine, öğrencileri deneme yanılma yoluyla sonuca ulaşmaya teşvik ediyor. S.H Horikawa – Star Strider Robot (スターストライダーロボット) – FrontPeki STEM kazanımları literatürde açık bir şekilde belirtilmişken, neden STEM okuryazarlığını hedefleyen öğrenme süreçleri bu kadar arka planda kalıyor. Kişisel düşüncem eğitimcilerin robotik, programlama vb. araçların cazibesi karşısında büyülenmesi. Tabi bir diğer nokta da 21. yüzyılın eğitim modeli olan STEM’in, bu yüzyılın bilim kurgu fantezileri ile bezenmek istenmesi. Bu yüzden STEM odaklı aktiviteler çoğu zaman gerekli pedagojik, kavramsal, ve bağlamsal altyapılar üzerinde durmadan, puzzle tipi aktivitelerin tasarım adı altında sunulması ile basitleştiriliyor.

Bu noktada benim getirdiğim eleştiri bu araç-gereçlerin öğrencilerin ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerileri kazandıracak sağlarlıklara sahip olduğu yanılgısı üzerine. Eğitimde kullanılan bir çok teknoloji genelde pedagojik bir kaygı taşınmadan tasarlandığından, eğitime entegrasyon noktasında güçlü bir bağlamsal ve pedagojik çerçeveye oturtulması gerekiyor. Bu araçlar üzerinden eğitsel aktiviteler tasarlanmadan önce pedagojik, sosyal vb. sağlarlıkları güçlü bir şekilde belirlenmeli ve bu sağlarlıklardan öğrenme süreci boyunca sürekli olarak istifade edilmeli. Bu öğrenme aktivitelerinin gerçek dünya bağlamına oturtulması yoluyla, STEM’in içerdiği disiplinsel okuryazarlıklar, temel kazanımlar olarak hedeflenmeli ve bu kazanımlar sosyal ve kültürel bağlamlar yoluyla öğrencilere sunulmalı. Aksi takdirde STEM ‘Fen-Teknoloji-Matematik-Mühendislik’ disiplinlerinin entegrasyonundan ziyade, halı örülüp patates baskı yapılan İş Eğitimi derslerinin içinde bulunduğumuz yüzyıla adaptasyonundan öteye gidemez.

Buradan robotik ya da kodlama aktivitelerinin gereksiz olduğu anlamı çıkmasın. Güçlü bir bağlamsal çerçeveye oturtulmuş bu aktiviteler gerek motivasyon gerekse de bilgi ve beceriler açısından büyük bir potansiyele sahip. Fakat sadece bu teknolojilerin hatırına tasarlanan sağlam bir çerçeveye oturtulamamış STEM aktiviteleri, medyatik isimler fakat uyduruk senaryolarla çevrilen dizi ve filmlerden farksız.

Son noktayı koymadan evvel bir soruna daha temas etmek istiyorum. Etik olarak eğitimciler bir grup seçilmiş yerine daha büyük kitlelere hitap edebilmeyi hedeflemeli. STEM için olmazsa olmaz olarak sunulan bir çok araç gereç maddi olarak son derece yüksek meblağlarla edinilebiliyor. Bu durumda da bu araçları şart koşan öğrenme aktiviteleri ve programlar sadece belli bir kesim için ulaşılabilir duruma geliyor. Eğer öğrenme süreçlerinde senaryo ve tasarım merkeze alınabilirse, imkânı ol1390685352301an okulların lüks teknoloji ve araç gereçlerle gerçekleştirdiği öğrenme aktivitelerini daha düşük sosyoekonomik düzeydeki okullar ellerinde bulunan görece kısıtlı malzemeler ile gerçekleştirilebilir. Belki de evlerdeki ayakkabılıkların lüzumsuz aletler çekmecesine hitap eden STEM aktiviteleri her ne kadar pek havalı durmasa da, doğru öğrenim tasarımcılarının elinde kanayan yaraya merhem olabilir.

Son olarak (tekrardan) eğer STEM araştırmacıları sosyal adalet kavramını ihmal etmeye devam ederlerse, ne yazık ki bu eğitim hareketi yalnızca toplumun üst kesimine hitap eden eğitim kurumlarında reklam amaçlı kullanılan bir araçtan öteye gidemeyecek.

“Dijital Yerli-Göçmen” fikrine alternatif olarak “Dijital Yerleşimci-Ziyaretçi”

Etiketler

Prensky’nin dijital yerli ve göçmen teorisi genç nesillerin teknolojiyi, tıpkı anadillerini öğrendikleri gibi genç yaştan itibaren içerisinde büyüyerek doğal yollardan öğrendiklerini savunur. Bu teoriye göre eğer dijital teknolojilerle büyüyecek kadar genç yaşta iseniz bu teknolojilere yerlisinizdir. Eğer bu dijital teknolojilerle büyümeyi kaçıracak kadar yaşlıcaysanız bu süreç doğal olmaktan çıkacak ve hiçbir zaman o doğal akıcılığı yakalayamayacaksınızdır.

Bu teori beraberinde genç nesillere teknolojinin nasıl kullanılması gerektiğini öğretmemize gerek olmadığı fikrini de beraberinde getirir. Aksine beklenti dijital yerlilerin teknoloji kullanımında dijital göçmenlere yardımcı olması yönündedir.

Bu teoriye getirilen en yaygın eleştirilerden biri teknoloji okuryazarlığının yaş ve teknoloji aşinalığından tamamen bağımsız olmasıdır.

David White, Prensky’nin teorisine karşılık olarak yakın zamanda “ziyaretçi ve yerleşimci” fikrini ortaya attı. Teknoloji ile etkileşimde yaş ve teknik yeteneklerin aksine motivasyonu ve teknolojileri neden ve nasıl kullandığımızı teorisinin merkezine oturttu. Altını çizdiği bir başka nokta ise Prensky’nin aksine teorisinin iki farklı mod olarak değil, ziyaretçi ve yerleşimci arasında bir süreklilik arzetmesi.

Bu süreklilik doğrusunun bir ucunda ziyaretçi diğer ucunda ise yerleşimci modu yer alır. Ziyaretçi modunda teknolojiyi belli bir işi tamamlamak için kullanırız ve sonrasında teknolojiyle ilişkimizi keseriz. Bir bilgiye erişmek için interneti kullanmak ve sonrasında ayrılmak buna örnek olarak verilebilir. Diğer taraftan yerleşimci modunda teknolojileri içerisinde yaşadığımız bir alan olarak kullanır ve sosyal izimizi bu alanda bırakırız. Teknoloji ile alakalı aktiviteler yerleşimci modunda hayatımızın bir parçası haline gelir.

David White’in tanımlamasındaki en önemli nokta ziyaretçi ve yerleşimci süreklilik doğrusunun tamamen bağlamsal olması. Örneğin, kişisel bağlamda edindiğimiz mod profesyonel yaşantımızda tamamen farklı olabilir. Mesela profesyonel hayatta teknolojiyi sadece bilgi edinme amaçlı olarak kullanmamız durumunda bu bağlamda ziyaretçi olurken, kişisel hayatta sosyal medyayı aktif olarak kullanma yoluyla yerleşimci moduna geçebiliriz. Daha önce de belirttiğim gibi bu iki tanımlama (ziyaretçi ve yerleşimci) iki farklı kamptan ziyade aşağıdaki şekilde de gösterildiği gibi sürekli bir doğrunun iki uç noktası olarak temsil edilir. Bu doğru üzerindeki yerimiz teknolojiyi nasıl ve ne amaçlarla kullandığımıza bağlı olarak değişkenlik gösterir.

Daha fazla bilgi için: http://daveowhite.com

visitors-and-residents-what-motivates-engagement-with-the-digital-environment-14-638

Hizmetiçi Öğretmen Eğitimleri Üzerine-2

Etiketler

Hizmetiçi öğretmen eğitimlerinde altı çizilmesi gereken bir başka sorun bu eğitimlerin gerekli bir teorik çerçeveye oturtulmadan sadece popüler teknoloji araç ve gereçlerinin kullanılmasına odaklanması. Eğitim* ve alıştırı* sözcükleri arasındaki fark eğitimlerin teori ve pedagojiye, alıştırıların ise araç gereç kullanımı yatkınlığına dayanmasıdır. Hizmet içi eğitimlerin içerisindeki “eğitim” sözcüğünü hak etmesi içerdiği sağlam teori ve pedagoji ile doğru orantılıdır. Hatta bu teorik ve pedagojik altyapılar tasarımdan uygulamaya sürecin her bir aşamasında açık bir şekilde vurgulanmalıdır.

Bull ve Bell (2008) teknolojik araç ve gereçlerin geçerli pedagojilerle desteklenmesinin ve sadece teknoloji hatırına teknoloji kullanılmaması gerektiğinin altını çizer. Eğitimde kullanılan teknolojilerin neredeyse tamamı (örneğin video tasarım programları) ilk etapta eğitim dışı amaçlarla tasarlanıp daha sonra eğitime uygulandıklarından pedagojik sağlarlık açısından eksikler içerir. Bu eksiklikler hizmetiçi eğitimlerin temellendirildiği teorik ve pedagojik altyapılar ile ancak giderilebilir. Aksi takdirde bu süreçler kullanım kılavuzu vazifesi görmeleri dışında katılımcılara bir fayda sunamaz.

Özetlemek gerekirse hizmetiçi eğitimlerin merkezine araç-gereçler yerine teori ve pedagoji gelmediği sürece, bu süreçler eğitimden ziyade alıştırı olarak adlandırılmalıdır.


Eğitim: Önceden saptanmış amaçlara göre insanların davranımlarında belli gelişmeler sağlamaya yarayan planlı etkiler dizgesi.

Alıştırı: Beden çalışmalarında temel becerilerin elde edilmesi ve bu becerilerin pekiştirilmesi için yapılan yineleme işi.

(BSTS / Eğitim Terimleri Sözlüğü)


White-Background-worldnews1 copyHizmetiçi eğitimlerde popüler teorik çerçeveler


Bull, G., & Bell, R. L. (2008). Educational technology in the science classroom. In R. L. Bell, J. Gess-Newsome, & J. Luft (Eds.), Technology in the secondary science classroom (pp. 1-7). Arlington, VA: NSTA Press.

Hizmetiçi Öğretmen Eğitimleri Üzerine

Etiketler

Hizmetiçi eğitim kapsamında hazırlanan projelerde bazı eğitimler araç-gereçler ve uygulamalarını, diğerleri (ki sayıları çok az) ise fikir ve tasarıyı merkeze alıyor. Merkezinde araç-gereç kullanımını bulunduran eğitimler “nasıl”, düşünce ve tasarı odaklı eğitimler ise “neden” sorusuna cevap arıyor. Her ne kadar iki soru da önemli olsa da “nasıl” sorusunun cevabı özellikle internet ortamında daha ulaşılabilir. Halbuki “neden” sorusuna verilecek cevaplar gerek pedagojik gerekse de üstbilişsel süreçleri barındırır. “neden … kullanmalıyım” sorusuna cevap bulunduktan sonra geriye Google’a “… nasıl kullanılır” yazmak kalır.

Ne yazık ki bir çok eğitimde eğitsel araçlar eğitimlerin merkezine oturtulup bu araçların nasıl kullanılacağı yemek tarifi formatında gösteriliyor. Bu tarz eğitimler genel manada pedagojik olarak bir çok sıkıntı barındırmakla birlikte, teknoloji kapsamında ele alırsak günümüzde spesifik bir teknolojinin ömrü sadece birkaç yılla sınırlı olduğundan uzun vadede katılımcılara fayda sağlayamıyor.

Bunun yerine belirli bir fikrin üzerinde durularak farklı teknolojilerin pedagojik ve sosyal sağlarlığının altı çizilir ve katılımcılara bulundukları koşullara ve özyeterliliklerine uygun olduğuna inandıkları araçları seçme özgürlüğü verilirse çok daha verimli eğitimler gerçekleştirilebilir. Sonuç olarak “Eğitimde ……. Uygulamaları” şeklinde isimlendirilen eğitimlerde boşluğa gelecek konsept ne kadar genel olursa öğrenenlerin süreç içerisinde ve sonrasındaki failliği ve kontrolü o derece artar.

Rekabete Dayalı Öğrenme Süreçleri

Etiketler

,

need_for_speed__most_wanted_2_by_shera004-d3e3xm2Gençlik yıllarımızda (ki bir kaç ay öncesine tekabül eder) oynadığımız bilgisayar oyunları içinde en popülerlerinden biri Need for Speed’di. Oyundaki genel amaç seçilen seviyeye göre değişmek ile birlikte, eğer iyi bir yarışçı iseniz birinciliğe oynar, görece daha amatör seviyede iseniz bari sonuncu olmayalım dersiniz. Oyun öyle bir tasarlanmıştır ki sizin ne önünüzdeki gruptan kopmanıza, ne de arkanızdakiler ile farkı açmanıza kolay kolay izin verir ve bu sayede sürekli bir heyecan ve rekabet içerisinde kalmanızı sağlar.

Eğitim ortamlarında rekabet her ne kadar sınavlar ve mağduriyetlerle bağdaştırılsa da, birçok eğitimci tarafından bir öğrenme ve motivasyon aracı olarak önerilmekte ve uygulanmakta. Hatta hayatin kendisi bir rekabet olduğundan eğitimde rekabetin öğrencilerin gelecekte ihtiyaç duyacakları algı ve yetenekleri kazanmaları noktasında önemli bir potansiyeli olduğu söylenebilir. Örneğin eğitim teknolojileri alanında tasarlanan bir çok oyun öğrenciler arasında yaratılacak rekabetin motivasyon ve dolayısıyla öğrenmeyi pozitif yönde etkileyeceği fikri üzerine kurulu. Peki öğrenme süreçlerine entegre edilen rekabete dayalı aktivitelerde nelere dikkat edilmeli. Her ne kadar bu sorunun tek bir cevabı olmasa da bir nokta çok önemli. Öğrenciler ne zaman kaybettiklerini hissederse öğrenme o noktada son bulur. Bu yüzden süreç boyunca sürekli kazanabilme ya da verilen görevi tamamlayabilme ihtimalleri olduğu öğrencilere hissettirilmeli. Tıpkı örneğini verdiğim bilgisayar oyununda olduğu gibi öğrencilerin sürekli yarış içerisinde kalması sağlanmalı. Her ne kadar kötü başlarlarsa başlasınlar, süreç içerisinde telafi edebilecekleri ve görevi tamamlayabilecekleri mesajı öğrencilere açık bir şekilde ve düzenli olarak verilmeli. Aksi takdirde tıpkı oyunun yarısında reset tuşuna basıp tekrar tekrar başa dönen ya da fişi çekip tamamen kapatan oyuncu gibi, bir noktadan sonra umutlarını kaybedip vazgeçebilirler.


* Bu yazıya danışmanlık yaptığım teknoloji aşığı bir öğretmenin sınıfında Kahoot (ücretsiz çevrimiçi yanıtlama sistemi) kullanırken gözlemlediğim sorunlar ve AECT konferansında Jaohan Cronje’un yaptığı konuşma ilham kaynağı olmuştur.

Teknolojinin Günümüz İnsanına Etkileri Üzerine

Etiketler

Teknolojinin, ve özellikle internetin, günümüz insanini tembelleştirdiği ve hatta embesil haline getirdiği her ortamda dile getirilen bir konu halini aldı. Gerek akademik konferans ve yayınlarda gerekse de çeyrek altın günlerinde katılımcılar fikirlerini beyan etmekten geri kalmıyor. Her tartışmada olduğu gibi bu konuda da taraflar genel anlamda ikiye ayrılmış durumda.

blog_carr_shirkyÖncelikle teknolojinin insanların davranışsal ve bilişsel yapısı üzerinde oluşturduğu değişim mevzunda iki isim öne çıkıyor: Nicholas Carr ve Clay Shirky. Bunlardan ilki olan Nicholas Carr der ki: internette harcanan zaman günümüz insanında daha kısa dikkat periyotlarına ve dolayısıyla düşünce süreçlerimizde daha az derinliğe yol açar. Kitap okuma ve internette harcanan zamanı karşılaştırarak, kitap okurken tek bir yazıya odaklanmak suretiyle gerçekleşen derin okuma süreçlerinin yerini internetle birlikte birden fazla sekmeye yayılmış kısa süreli ilgiye bıraktığını belirterek insanoğlunun yüzyıllar boyunca kitaplar yoluyla geliştirdiği mantıksal ve düşünsel pratiği terk etmeye başladığını söyler. Son olarak Nicholas’in en tartışılan makalelerinden biri “Google making us stupid (Google bizi aptallaştırıyor)” bu konuda popülaritesini ortaya koyuyor.

Nicholas Carr’in karşı kutbunda ise internet gurusu olarak bilinen Clay Shirky yer alıyor. Clay özetle internetin daha zengin etkileşim, daha ileri seviyede bir yaratıcılık ve dolayısıyla daha fazla entelektüel (düşünsel) potansiyele yol açtığını savunuyor. Birçok kişi tarafından gereksiz ve zaman kaybı olarak görülen internet caps ve memelerinin (resim üzerine yazı eklenmesi demek) ve hatta komik kedi videolarının dahi aslında birer yaratıcılık ürünü olduğunu savunuyor. İnterneti kullanan çoğu kişinin pasif bir şekilde bilgiye ulasan kişi olmaktan çıkıp bilginin gelişiminde birer iştirakçi haline geldiğini savunuyor.

Benim görüşüm ne Nicholas kadar teknoloji karşıtı ne de Clay kadar iyimser olmamakla birlikte, teknolojinin insanları aptallaştırdığının çağımızın en büyük mitlerinden biri olduğu yönünde. Birçoğumuzun cebinde bulunan akıllı telefonlar gerek donanım gerekse de yazılım olarak şimdiye kadar üretilen bir çok bilgisayardan daha üstü354943_14975748_lzn. Bu cihazlar sayesinde dünya üzerindeki herhangi bir bilgiye gerek yazı gerekse de görsel formda ulaşmak en fazla birkaç dakikamızı alıyor. Geri kalan zamanımızı nasıl kullandığımız ise aslında teknolojiyi ne kadar verimli kullandığımızı belirliyor. Kısacası teknoloji bilgi ve zaman denkleminde her hâlükârda kazanım sağlıyor. Sonuç olarak bu kaotik ortamda, ki Jaohan Cronje kaosun algılananın aksine kesinlikle kötü bir olgu olmadığını savunur, bilgi ve bilgi kaynaklarının değerlendirilmesi ve en doğru bilginin bulunması günümüzün öne çıkarılması gereken yeteneklerinden biri haline geliyor.


“Teknolojinin çalışma ve eğlence kavramları arasındaki kalın çizgiyi bulanıklaştırılması ile birlikte gelecekte yaratıcılık egemen olacak.” -Isaac Asimov

Sorgulamaya Dayalı Öğrenme: Sorular ve Sorunlar

Etiketler

6858229573_f0a0498bb7Fen eğitiminde son 20-30 yıla baktığımızda öğretim programlarının sorgulamaya dayalı öğrenme süreçleri merkezinde geliştirildiği ve öğretmenlerin bu süreçleri derslerine entegre etmeleri noktasında teşvik edildikleri görülmektedir. Fakat sorgulamaya dayalı öğrenmenin farklı yıllarda ortaya çıkan reform dokümanları ve eğitim programlarında çok farklı şekillerde ele alındığı görülmektedir. Son olarak Yeni Nesil Fen Standartlarında (NGSS) sorgulamaya dayalı öğrenmenin bilimsel uygulamalar adı altında ele alınması bu kavram etrafında dönen tartışmaları yeniden ortaya çıkardı. Bu noktada sorulması gereken soru “sorgulama” terimi ve uygulaması üzerinde ne kadar mutabığız olmalı.

Akademik dünyada değişik yıllarda yapılan çalışmalara bakıldığında sorgulamaya dayalı öğrenmenin çok farklı şekillerde tanımlandırıldığı görülebilir. Aşağıda verdiğim birkaç örnekte görüldüğü gibi arada benzerlikler olsa da farklı tanımlar gözden kaçmıyor.

Bilimsel bilginin geliştirilme süreci (Lederman, 2004)

Fen öğretiminde sorgulama, bilginin araştırılması, ve olguların ortaya çıkarılmasını amaçlamaya karşılık gelen süreçler (Hassard, 2005)

Açık uçlu sorular doğrultusunda ve öğrenenler tarafından üretilen sorular ile ilerleyen öğrenme süreçleri (Edelson et al., 1999)

Sorgulama sözcüğü bunun yanısıra bilimsel sorgulama, sorgulamaya dayalı öğrenme ve sorgulamaya dayalı öğretme bağlamları altında farklı anlamlara gelebilir.

Her ne kadar sorgulamaya dayalı öğrenme kavramının akademik dünyada tanımlanması noktasında farklı görüşler olsa da uygulamada ortak bir konsensüs olması beklenebilir. Fakat sorgulamaya dayalı öğrenmenin uygulaması teorik kısmından çok daha kompleks sorunlar içeriyor. Şimdi de farklı bağlamlardan örnekler sunarak sorgulamaya dayalı öğrenmenin uygulama noktasındaki sorunlarına bakalım.

Mesleğe yeni başlayan öğretmenler kanıtlama, açıklama, gerekçeleme ve iletişim gibi sorgulamaya dayalı öğrenme basamaklarını sıklıkla es geçmektedir (Demir & Abell, 2010)

Sınırlı sayıdaki yüksek motivasyonlu öğretmenler dışındaki öğretmenler genelde sorgulamaya dayalı öğrenmeyi el etkinliklerine dayalı öğrenme ile eş tutmaktadır…Bunun yanı sıra yüksek motivasyonlu öğretmenler sorgulamaya dayalı süreçleri kullandıklarına inanmalarına rağmen genelde yanlış uyguladıkları gözlemlenmiştir. (Capps & Crawford, 2012)

Yüksek öğrenimde görev yapan profesörler sorgulamaya dayalı öğrenme konusunda eksik bilgi ve görüşe sahip olmakta ve açıklama ve gerekçeleme gibi basamakları atlamaktadır. (Brown et al, 2006)

Yalnızca az sayıda öğretmen sorgulamaya dayalı öğrenme için tasarlanan eğitim materyallerini kullanıyor (Stake & Easley, 1978)

Peki bir kavram üzerinde hem teoride hem de uygulamada sorun varken, neden fen eğitimi bu kadar uzun süredir bu kavram üzerinde inşa ediliyor. Aslında bu sorunun tatmin edici birden fazla cevabı var.

  • Her şeyden önce sorgulamaya dayalı öğrenme bilimin uygulanması noktasında güçlü bir model.
  • Bunun yanı sıra öğrencilerin kendi bilgilerini geliştirdiği yapılandırmacı yaklaşım teorisi ve türevlerine uygun.
  • Kavramsal öğrenme, eleştirel düşünce, motivasyon, ilgi, tutum, ve beceri gibi fen eğitimde önemli görülen kazanımların edinilmesinde etkili olduğunu gösteren çok sayıda akademik çalışma bulunmakta.
  • Sorgulamaya dayalı öğrenmenin etkili bir öğretim metodu olduğunu meta-analiz çalışmaları göstermektedir (Minner et al., 2010; Shymansky et al., 1990).

Son olarak sorgulamaya dayalı öğrenmede öğretmenin pasif bir rol izlediği mitinin geçerliliğini çok önceleri yitirdiğini belirtmek gerekir (Crawford, 2000).

1

Bu durumda sorgulamaya dayalı öğretim ve öğrenim süreçleri üzerinde hem güçlü bir tartışmanın hem de mutabakatın olması kaçınılmaz hale geliyor.

STEM Özelinde Fen ve Mühendislik Eğitimi

Etiketler

,

Screen Shot 2014-08-04 at 10.46.52 PM

Son bir kaç yıldır doktora çalışmalarım gereği STEM ile ilgili bir çok çalışmayı takip etme imkanı buldum. Akademisyenlerin ve eğitimcilerin bu konudaki heyecanı her ne kadar beni mutlu etse de STEM kavramı üzerine bir çok yanılgının olduğunu düşünüyorum. STEM ile birlikte ortaya çıkması amaçlanan kazanımlar uğruna fen eğitiminin üzerine inşa edildiği fikirlerin hiçe sayılması STEM’in bir fen eğitimi reformu olması gerçeğiyle çelişiyor. Her ne kadar fen eğitimi alanı dışında olup STEM çalışan akademisyenlerden bu hassasiyeti beklemesem de gerçek fen eğitimcilerinin ne demek istediğimi bu yazının sonunda anlayacağını umuyorum.

Fen eğitimi araştırmalarında son yüzyılda ortaya çıkan öğrenme yöntemleri göz önüne alındığında gitgide daha fazla yapılandırılmış bir sistem ortaya çıkıyor. 1900’lerin başında hakim olan doğa çalışması (Nature Study) akımından başlarsak, öğrencilerin doğada gözlemler yapıp bu gözlemler sonucu çıkarımlar yapmaları amaçlanmaktaydı. Öğrenim stili ve kazanımlar tamamen öğrenenin kontrolünde olup öğrenmenin başladığı ve son bulduğu noktalar kişinin hayal gücüyle sınırsızdı (Bu akımın dini eğitim ile paralel gittiği ve öğrencilerin doğayı gözlemleyerek tanrıyı bulabileceği fikrinin etkisiyle daha fazla popülarite kazandığı da bir gerçek). Daha sonraları 1960’larda buluş yoluyla öğrenme (Discovery Learning) akımı fen eğitiminde ağırlık kazandı. Buna göre öğrenciler bir problem üzerinden keşif yoluyla bilgiyi elde ediyorlardı. Her ne kadar problem dışarıdan belirlense de öğrenci öğrenme sürecinde baskın kontrol mekanizması olduğundan öğrenim kazanımları bireyden bireye farklılık gösteriyordu. Görece kısa bir süre sonra sorgulama yoluyla öğrenme (inquiry-based learning) denen ve belki de fen eğitiminde en uzun süre (hak ederek) hakim olan trend ortaya çıktı. buluş yoluyla öğrenmeden farklı olarak sorgulama yoluyla öğrenmede süreç daha bilinçli olarak yapılandırıldığından öğrencilerin başta hedeflenen kazanımlara ulaşması daha olası bir hal aldı. Öğrencilerin sorgulayarak ve keşfederek bu kazanımlara ulaşması ve deneyimleri direkt olarak yaşaması bu akımı cazip kıldı.

Peki mühendislik eğitimini fen eğitiminden (ve özellikle sorgulama yoluyla öğrenmeden) farklı kılan noktalar nelerdir? Öncelikle şunu unutmamak gerekir ki fen ve mühendislik süreçleri birbirinden farklı olmakla birlikte fendeki o mümkün olduğunca açık uçlu süreç, mühendislikte çok daha güçlü bir şekilde yapılandırılmıştır. Peki bu durum sosyolojik açıdan ne gibi sonuçlar doğurabilir? Toplumsal ve siyasi konulara baktığımızda bilim adamlarının genellikle muhalif kesim olduğunu ve bilim dışındaki referans noktalarına çokta rağbet etmediğini görürüz. Örneğin iklim değişikliği gibi konularda bu alanda çalışan bilim adamlarının %97’sinin siyasi otoriteye ve ekonomik güçlere her ne olursa olsun karşı çıkarak inandıkları doğrultuda görüşlerini savunduğunu görüyoruz. Bunda aldıkları eğitimin ve bu eğitim sonrası bulundukları bilim ortamının sorgulayıcı yapısının etkisi yadsınamaz. STEM içerisinde yer alan (ya da STEM’in kendisi diye sunulan) mühendisliğe dayalı öğrenme aktivitelerinin sorgulama ve buluştan ziyade deneme yanılma yoluyla bir sonuca ulaştığını görüyoruz. Bir çok mühendislik tasarımı aktivitesinde öğrenciler ne süreç içerisinde fen bilgilerini kullanma gereği duyuyorlar, ne de süreç sonunda fen ile ilgili kavramları öğreniyorlar. Bunun yanı sıra tasarım süreçlerinde izledikleri yolları sorgulama şansı bu güçlü yapılandırma sebebiyle neredeyse sıfıra iniyor. Deneme yanılma (tinkering) yoluyla sonuca kolaylıkla ulaşabiliyorlar (ki bence deneme yanılma STEM eğitiminin şeytani olma yolunda emin adımlarla ilerliyor). Bu şekilde yapılandırılan mühendislik tasarım süreçlerinin öğrencilerin edinmesi gereken sorgulama ve yaratıcılık yeteneklerini ne şekilde etkileyeceği şu an için muamma.

Anlatmak istediğim mühendisliğin fen eğitiminde yerinin olmadığı değil, aksine iyi fen eğitimcilerinin bu alanda en başından beri savunduğu bilimin sorgulayıcı ve keşfedici yapısının mühendislik eğitimi özelinde STEM eğitimine en doğru şekilde entegre edilmesi gerektiği. Ancak bu şekilde STEM eğitimi gerçek potansiyeline ulaşabilir ve hedeflenen uzun vadeli kazanımlar hayata geçirilebilir. Aksi takdirde fen eğitimi özelindeki yüzyıllık kazanımlar bir anda yok olabilir.

Fen ve mühendislik karşılaştırması söz konusu olduğunda benim aklıma hep Tesla ve Edison rekabeti gelir. Bence Tesla mükemmel bir bilim adamını, Edison ise aynı mükemmellik derecesinde bir mühendisi temsil eder. Hikayeyi anlatmaya gerek yok, sonunu herkes bilir herhalde.


Bir sonraki STEM hakkındaki yazım çok büyük bir ihtimalle STEM eğitimi ve sosyal adalet üzerine olacak. Eğer STEM araştırmacıları sosyal adalet kavramını ihmal etmeye devam ederlerse, ne yazık ki bu eğitim hareketi yalnızca toplumun üst kesimine hitap eden eğitim kurumlarında reklam amaçlı kullanılan bir araçtan öteye gidemeyecek.


Hikayenin devamı için: Fantastik bir STEM masalı: Robotların yükselişi

Öğrenim teknolojilerinin bir asırlık öyküsü

Etiketler

,

the isolator

Yandaki fotoğraf ‘Science and Invention’ (Bilim ve Buluş) adlı derginin Temmuz, 1925 sayısında yayınlanan bir makaleden. The Isolator (izole eden) denen kask öğrenme  esnasında dışardan gelebilecek dikkat dağıtıcı faktörlere karşı kişinin tek bir işe odaklanmasını sağlıyor. Bu kaskın içerisindeki kişi dışardan gelen hiçbir sesi duymuyor ve görüş açısı önündeki metnin sadece tek bir satırına odaklanmasını sağlıyor. Yandaki tüpten ise kaskın içine oksijen pompalanıyor. O yıllardaki öğrenme algısının bireyselliği göz önüne alındığında heyecan verici bir buluş gibi gözüküyor.

800px-france_in_xxi_century-_school

İkinci resim ise 100 yıl öncesinden teknolojinin 2000’li yıllarda öğrenmeyi ne şekilde etkileyeceğine dair bir öngörü. Bu kez her ne kadar öğrenciler sınıf ortamında beraber olsa da yüksek teknoloji eşliğinde öğrenme esnasında aralarındaki iletişim yok denecek derecede. Teknolojinin öğretmenin sınıftaki rolünü getirdiği nokta ise gerçekten ilgi çekici.

Günümüze baktığımızda her ne kadar Amerika’daki home school (evde egitim) ve ülkemizde yaygın olan özel ders modası popülaritesini koruyor olsa da, işbirliğine dayalı öğrenme ve sosyal yapılandırmacılık teorilerinin eğitim dünyasında ağırlık kazanması ile bu tarz bireyselliğe yönelik çalışmalar en azından teoride geride kaldı. Fakat bu işbirliğinin sınırları ne kadar genişletilebilir sorusu internet teknolojilerinin öğrenciler için ulaşılabilirliği ile doğru orantılı olarak ilerliyor. İşbirliğine dayalı öğrenme sınıf ortamında 3-5 kişilik öğrenci gruplarından çok daha öteye geçmiş durumda.

Yazının bundan sonraki kısmı İskoçya’daki 9 yasında bir kız çocuğunun hikayesi. Martha Payne. Okulda çıkan öğle yemeklerinin besin değerlerinin düşüklüğünden yakınan Martha babasına bunu kanıtlamak için bir blog oluşturur ve hergün yemekhaneden çıkan yemcomida-2eğin fotoğrafını çekerek besin değeri açısından kritiklerini yapar. Birgün paylaştığı fotoğrafın altında aslında çok şanslı olduğunu, dünyanın bir çok ülkesinde okullarda öğle yemeği dahi verilmediğini söyleyen bir yorum olduğunu görünce babasına bu blog üzerinden bir yardım organizasyonu başlatma fikrini açar. An itibarı ile Martha Payne’in blogu (http://neverseconds.blogspot.com) 10 milyonun üzerinde hit almış ve kurduğu yardım organizasyonu toplamda 142.905 İngiliz Sterlini (508.741 Türk Lirası) toplamış durumda. Martha bir aktivist gibi dünyanın değişik ülkelerini geziyor ve bu ülkelerde ziyaret ettiği okullarda yemekhaneler kurulmasına ön ayak oluyor.

martha payne in MalawiBu hikaye 9 yasındaki utangaç bir kızın teknolojiyi doğru kullandığında neler yapabileceğini gösteriyor. Teknolojinin yeni nesli asosyal ve gerizekalı yaptığı argümanları arasında Martha sade ve basit bir blog ile global düzeyde farkındalık yaratmış durumda. Kimsenin dünyayı değiştirme gibi bir zorunluluğu yok. Bir sınıf dolusu öğrencinin bulundukları semtte, mahallede, ve hatta okulda bir sosyal farkındalık yaratması bile eğitimin bugün geldiği nokta açısından çok önemli.  

Bir yanda kişiyi okuduğu kitabın tek bir satırına mahkum eden korkunç kasklar, diğer yanda ilkokul öğrencisi Martha’nın daha önce hiç duymadığı bir realiteyi dünyanın diğer bir ucundaki yaşıtından öğrenmesini sağlayan internet. Yüzyıl öncesinde hayal edilen ve tasarlanan öğrenim teknolojileri öğrenmenin koşulunu bireyin dışarı ile iletişimini tamamen yok etmek olarak görürken, günümüz teknolojileri sınırları ortadan kaldırarak dünyanın dört bir yanındaki insanların oluşturduğu öğrenme toplulukları kurulmasına ön ayak oluyor. Öğrenme teorilerinin eğitim teknolojilerinin geliştirilmesi üzerindeki etkisi bu örnekle çok net ortaya çıkıyor. Peki teknolojik gelişmelerin öğrenme teorileri üzerinde bir etkisinden söz etmek mümkün mü? Acaba Vygotsky internet ve sosyal ağların zirve yaptığı bu dönemde yaşasaydı, sosyal yapılandırmacılık fikirlerinde ne gibi değişikliklere giderdi.

Sosyal Ağların Akademideki Rolü?

Etiketler

,

Birkaç gün önce okuduğum The Guardian’da yazılan bir makale akademisyenin rolünün kariyer yapmaktan ziyade pozitif değişime ön ayak olmak olarak değişmesi gerektiğini ve bu değişime ayak uyduramayanların prestijli üniversitelerde yer bulmasının gittikçe zorlaşacağını belirtiyordu. Peki günümüz akademisyenlerinin çabaları bu değişime ne kadar uygun? Bilgi üretme noktasında akademik yayınların ve bu yayınlar yolu ile dolaylı yoldan gerçekleşen bilim adamları arasındaki işbirliğinin göz ardı edilmesi düşünülemez. Fakat toplumda ve hatta akademik dünyada pozitif değişim yaratma noktasında akademik yayınlar pek yeterli görünmüyor. Yapılan bir araştırma her yıl 28,000 dergide 1,8 milyon akademik yayın yapıldığını gösteriyor (Ware & Mabe, 2012). Rakamlar her ne kadar heyecan verici olsa da bir diğer araştırma asıl gerçeği ortaya çıkarıyor. Bu çalışmaların %90’i hiç bir zaman diğer bir makalede alıntılanmıyor (Meho, 2007). Diğer bir yoldan söylemek gerekirse, her yıl yayınlanan 1.800.000 akademik çalışmadan 1.620.000 tanesi akademik topluluk tarafından bilginin üretilmesi noktasında değerli bulunmuyor. Fakat daha da kötüsü akademik yayınların %50’sı yayının yazarları, değerlendiren hakemler ve dergi editörleri dışında kimse tarafından okunmuyor. Yani her yıl 900.000 akademik yayın bırakın bilime pozitif katkı sağlamayı, okunmaya değer dahi bulunmuyor. Bu noktada akademik yönden kalitenin yanı sıra hem fiziksel hem de entellektüel açıdan ulaşılabilirlik faktörününde göz ardı edilmemesi gerekiyor.

İşte tam bu noktada sosyal ağların (Twitter, Blog, Academia vs.) pozitif değişimdeki önemi ortaya çıkıyor. Üretilen bilginin ulaşılabilirliği noktasında ınternet, akademik dünyanın hedef kitlesini dergi editörleri ve hakemleri ile sınırlı olmaktan çıkarabilir. Sosyal ağlarda paylaşılan bilginin yayılma ve geri bildirim elde etme hızı göz önüne alındığında, bu ağların bilginin üretimi ve kullanımı noktasında nasıl hayati bir rol oynadığı görülebilir.

Burada mesaj akademik yayin yapilmasinin gereksizliği değil, aksine akademik yayinlar yolu ile oluşması amaçlanan akademisyenler arasındaki bilimsel işbirliğinin, sosyal ağlar yolu ile akademisyenler ve toplumun diğer entellektüelleri (öğretmenler gibi) ile de kurulmasi. Hem bu sayede akademiye hakim olan teori ağırlıklı bilginin pratiğe dökülmesi konusunda işin üstadlarından yardim alınabilir.

*Belki de yakın bir zamanda akademisyenlerin performans değerlendirmesinde yayın sayısı yanında sosyal ağların ne kadar aktif ve profesyonelce kullanıldığı faktörü de yer alır.

 

2012_12_11_STM_Report_2012.pdf erişimi için tıklayın

PWJan07meho.pdf erişimi için tıklayın